saffetozturk
25 Takipçi | 1 Takip
27 05 2011

Dersimizin Adı Aşk

Okulun en haylaz çocuğu idi. Bu yüzden de bütün öğretmenler ve öğrenciler tarafından tanınırdı. Okulda herhangi bir olay olsa, ilk kendisine sorarlardı. *Sen mi yaptın? Diye. Öğretmenleri haylazlığı yüzünden kendisine çok kızarlardı. Ama buna rağmen herhangi bir ceza vermezlerdi. Hatta bazı haylazlıkları hoşlarına bile giderdi. Aynı zamanda sportmen bir yapısı vardı. Okulun hem Basketbol hem de Voleybol takımına girmeyi başarmıştı. Bunun yanı sıra okulda yapılan bir sürü aktivitelere katılır, özelliklede eğitim-öğretimin sona ereceği yılsonlarında okul tarafından yapılan etkinliklerde kesinlikle görev alırdı. Kendisi almak istemese bile öğretmenleri onu mutlaka görevlendirirlerdi. Kendisinin tasarlayıp yazdığı skeçlerde görev alır ve etkinliğe katılanları eğlendirirdi. Kısacası çok hareketli, zeki ve sosyaldi. Derslerine gelince o kadar iyi sayılmazdı. Ne sınıfının çalışkanları, ne de tembelleri arasında değildi. Ortalarda bir yerlerdeydi. Zeki olmasına zekiydi ama bu zekiliğini derslerde değil başka alanlarda kullanırdı. Kolay kolay derse çalışmaz, ancak yazılacak dersler varsa, onları zoraki yapardı. Anne ve babası kendisine her gün *Oğlum dersin yok mu, seni bir ders çalışırken görsek olmaz mı? Diye uyarırlardı. Bütün bu sözleri kulak arkası eder inadına ders çalışmazdı. Çok sıkışırsa resim yapmaya başlardı, bu ne dediklerinde *Bakın işte ders çalışıyorum derdi.     Bir gün edebiyat öğretmeni yanında genç bir bayanla derse girdi ve *Çocuklar Yasemin Hanım yeni edebiyat öğretmeniniz, bundan sonra derslerinize Yasemin hanım girecek dedi ve sınıftan çıktı. Öğretmenlerinin ilk görev yeriydi. Bu yüzdende çok heyecanlıydı, bu heyecanı sesine de yansımıştı. Yeni öğretmen kendisini kısaca a... Devamı

12 04 2011

Ömür Dediğin Birkaç Saat mi?

      O kadar çok acı çekiyordu ki; Kalbi sanki durmuştu, başı çatlayacak derecede ağrıyor, midesi bulanıyor, soluk bile alamıyordu. “SU” bir bardak su verin diyecek oldu. Kime diyecekti, tek başına yaşıyordu. Beş çocuk yetiştirmiş hepsini evlendirmişti. Hatta torunlarının bile çocukları olmuştu. Karısı öleli tamı tamına dört sene oldu. Ama o hiçbir çocuğunun yanında kalmadı, kalamazdı, rahat edemezdi. Tek başına da olsa kendi evi başkaydı.  Şu an çocuklarından biri yanında olsa ne iyi olurdu, yoktu işte. Zaten hepside çoktan torun sahibi olmuş, kendisi gibi onlarda yaşlanmaya başlamıştı.  Telefon edecek oldu önce, sonra vazgeçti. Akşam akşam çocukları telaşlandırmayayım, sabahı bekleyeyim diye düşündü ve öylede yaptı. Hiç gözünü kırmadan sabahın olmasını bekledi. Gün ağarır ağarmaz hemen telefona davranıp oğluna haber verdi. -Oğlum beni acele doktora yetiştirin, çok kötüyüm dedi. Oğlunun sesi telefonda sanki sitem eder gibi gelmişti kendisine. Ama ne yapsın başkada çaresi yoktu. Gerçi oğlumda haklı, dört senedir bu kaçıncı arayışım, usanmıştır benden diye düşündü. Aslında oğlu hiçte sitem etmemiş hemen üzerini giyinip, en kısa zamanda köye gelmişti. Yolda oğluna -Akşamdan sabaha kadar ömrüm sanki birkaç saatle sınırlıymış gibi geldi, tek bir nefesim kalmıştı, oda gitse hayat orda bitecekti, diyerek rahatsızlığını anlattı. Oğlu –Neden akşam haber etmedin baba, hemen gelir hastaneye götürürdüm dediğinde ise, cevabı –Ne bileyim oğlum akşam akşam rahatsız etmeyeyim diye düşündüm. Oldu. Neyse hastaneye gelmişlerdi. İşlemler, muayene ve tetkikler yapıldı. Doktor -Dede sizi servise yatıracağım, birkaç gün gözlem altında tutacağı... Devamı

05 01 2011

Tatlı Dil

“Çıt” diye bir ses duydu Yusuf. Bir kuru dalın kırılma sesiydi bu, biri yanına doğru geliyordu. Ürperdi, soluğu kesildi nerdeyse, acaba o muydu, yoksa başka birimiydi. Bir süre hareketsiz durdu, sonra arkasına döndü. Gözlerine inanamadı, işte oydu, gönderdiği mektup işe yaramıştı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu, kız yanına geldiğinde dili tutuldu, ne diyeceğini, söze nasıl başlayacağını unuttu. Oysa önceden neler söyleyeceğini, derdini nasıl anlatacağını ezberlemişti. Yok, oldu işte bütün ezberledikleri biranda yok oldu. Bir an sessiz kaldı, kızın gözlerinin içine baktı. Kızında; hiç seslenmeden karşısında durmasından ve gözlerinin içine bakmasından cesaretle, söze başladı. İlk başlarda hoş geldin, nasılsın gibi laflar ettiyse de bir anda; -Seni çok seviyorum, hiç aklımdan çıkmıyorsun, gece rüyamda, gündüz hayalimdesin deyiverdi. Kezban da:-Bende senden hoşlanıyorum diyebildi sadece. Yusuf kızın ellerini avuçlarının içine aldı, sıcacıktı. İçini bir mutluluk kaplamıştı. Bir süre öyle kaldılar, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak oldukları yere oturdular, sustular hiç konuşmadılar, bir süre sonra kız; -Gitmeliyim, evdekiler yokluğumu fark etmesinler dedi ve ayağa kalktı, hemen Yusuf’ta kalktı, kızın ellerinden tutarak; -Yarın yine burada buluşalım mı dedi. Kezban ne kadar olmaz, gören olur dese de, Yusuf’un ısrarı karşısında kabul etmek zorunda kaldı. Yusuf sevdiğinin gidişini seyretti. Bir süre daha oturdu. Sonra yerinden kalkarak, köyün yolunu tuttu. Çok mutluydu, bu durumunu annesi de fark etmişti. -Ne o oğul çok neşelisin, bunun sebebi ne? Diye sorsa da, oğlundan bir cevap alamamıştı.Akşam erkenden yattı Yusuf, çünkü hemen sabah olsun istiyordu. Bin bir rüyalar görd&u... Devamı

08 11 2010

Ömrümün Yolu

      Oğlu ile İstanbul’a gelmişti yaşlı nine, aylarca kaldığı bu şehirde hiç kimse hatırını sormamış, kimseyle konuşmamıştı. Köyünü ve köylüsünü özlemişti. Onların dostluklarını sevgisini içinde hissetmişti. Bir gün oğluna: “Ne olur oğul beni köyüme götür” diyerek titreyen elleriyle oğlunun bileğinden tuttu. “Ne olur!” dedi “Ne olur beni köyüme götür oğul, burada bunca kalabalığın içinde tek başınayım, kimsesiz ve çaresizim, burada yapamıyorum, bu koskoca İstanbul’da yalnız kalmak artık tak etti canıma” demişti. Oğlundan gelen cevap yaşlı gözlerini donuklaştırıverdi: “Olmaz ana; biliyorsun götüremem seni! Aklım hep sende kalır, hem kimimiz kaldı ki memlekette” yazmasını titrek elleriyle düzeldikten sonra oğluna; “Köydeki evimi biraz tamir ettiririm, hem köydekiler akrabamız, arkadaşımız, sırdaşımız sayılmaz mı? Onlar bakar bana, gözün arkada kalmaz oğul. Tövbe tarlaya çalışmaya da gitmem evimde otururum. Arada bir telefon açarsın bana torunlarımın sesinde duyurursun, yeter ki köyümde olayım evlâdım!” Sesinde acı bir feryat gizliydi aslında. Birkaç kez yutkundu. Biricik evlâdından gelen cevap olumsuzdu.       Yaşlıydı hastaydı, gözlerinde kalın çerçeveli bir gözlük vardı, kamburu çıkmıştı, hep iki büklüm yürürdü. Memleket hasreti belini biraz daha bükmüştü. Gözlerinden süzülen birkaç damla yaş sanki daha da artırmıştı. Yorgun geçen yıllar göz kenarlarındaki çizgiler çoğalmıştı. Sessiz ve sakindi ne etliye ne sütlüye karışırdı.       Garip kalmıştı yine Nine. Oğlu ile İstanbul&rsqu... Devamı

28 12 2008

Asbut Efsanesi

Hani Mut’un beri yanında dağı Kelköy’ün (Kelceköy) karşısında beş altı (şimdi daha fazla) ev var ya” Asbut (As-but) dirler. Şimdi kelköy’ün mahallesi gibi bir şey orası. İşte orada eskiden çok zalim bir ağa varmış, bu ağa o civardaki köylülerin baş belasıymış.                Bu zalim ağa yanında beşlediği üç-beş kişiye istediğini yaptırırmış. Öyle ki ; “Gidin falanca kişinin sürüsünden üç beş davar getirin.” Diye emredermiş ve emri derhal yerine getirilirmiş. Canı meyve isterse “Gidin filanca kişinin bahçesinden iki eşek yükü meyve getirin.” Diye adamlarını yollarmış aynen istediği meyveler getirilirmiş. Yani sanki civar köylerdeki insanların malının ortağı gibi davranan bu ağa, mallarına ortak olduğu yetmezmiş gibi atıyla dolaşırken hoşlandığı yani beğendiği kızı ya da kadını gönüllü ya da gönülsüz konağına kapatırmış. Birkaç ay ya da birkaç yıl onunla birlikte olur, ondan hevesini alınca, bir başkasını getirir onunla gönül eğlendirirmiş.                Bir gün yanına adamlarını alır, Çalarası (Çalı Arası) mevkiine keklik avlamaya giderler. Orada davar güden bir kadınla karşılaşır. Ağa bu kadına çirkin teklifte bulunur. Kadın; “defol git, terbiyesiz adam.” Diye tersler ve yavuz köpeklerinin yardımı ile ağadan kurtulur. Hani (Her kuşun eti yenmez) dirler ya ağa bu kez sert kayaya çarpmış. Kadın akşam kocası eve geldiğinde olayı kocasına anlatır. Kocası Nuh Kiya, hemen akrabalarından birkaç yiğidi de yanına alarak zalim ağa’nın kapısına dayanır. Ağa; “Nuh Kiya ben bir hata yaptım, sen bağışla” diye yalvarıp yakardıysa da Nuh Kiya, bu... Devamı

05 03 2008

Mut Yöresinde Söylenen Efsaneler II

  ÇEÇ TEPE  (olduğu yere şimdi toptancı hali yapıldı)  Mut’tan Karaman’a giderken 3. km.’de Kuruköprü ile Kokarçeşme arasında iki metre kadar yükseklikte muntazam koni şeklinde beyaz topraklı bir tepecik vardı. (Mutlular, etraf köylüler ev sıvamak için çektiler tükettiler şimdi yok.) Güney tarafında aynı topraktan daha büyücek bir tepe daha var. (O duruyor.) Küçük tepenin çeç, büyük tepenin de saman olduğu söylenir. Çok eski zamanın birinde çiftçinin biri orada harman kaldırırmış. Harmanı atıp daneleri samandan ayırdığı sırada eşeği ile bir ihtiyar gelip biraz arpa biraz saman ister. Harman sahibi vermek istemez. “- Yok!” der. İhtiyar: “- Ya bunlar ne?” deyince, “- Toprak” cevabını verir. İhtiyar o zaman: “- Dediğin gibi olsun” deyince harman da saman da toprak oluverirler. (Fatma Melleç’ten).    (Şimdi; 2006 oraya meyve hali ve Pazar yerleri yapıldı)   2-. ALLAHIM YA BENİ UÇAN BİR KUŞ YA DA TAŞ ET (Taş Kesen Hırsız) Çömelek köyünün Göğden yaylasında çok büyük bir orbuk varmış. Köylüler yazın yağlarını, peynirlerini orbuğa koyarlar güzün de alırlarmış. (Bu orbuk bugün de kullanılmaktadır). Orbuğun kapısı, kilidi yok. Herkes derisini tanımak için işaretler koyar, renkli çaputlar, ipler bağlanır. Herkes derisini bilir bu yaşıma geldim daha orbukta derilerin birbirine karıştığını duymadım. Yılların birinde orbuğa peynirini almaya giden biri derisini bulamamış. Başka biri yağını bulamamış. Bir hırsızın orbuğa dadandığı anlaşılmış. Ertesi yıl orbuğa peynirler, deriler konulduktan sonra komşular sırayla gözetlemeye başlamışlar. Birisinin orbuğa girdiği... Devamı

15 02 2008

Mut Yöresinde Söylenen Efsaneler I

Kıztaşı      Yapıntı ve Gençali’nin yayla yolu üzerinde, sağlam bir kaya kaideye oturmuş, kibrit kutusu şeklinde yekpare bir kaya parçası Piza kulesi gibi eğimli vaziyette, kaidesinin sağlamlığı yüzünden milyonlarca yıldır yıkılmadan bize kadar gelebilmiş. Boyutları yaklaşık 4x10x20 m. kadar. Evvel zamanın birinde orada bir bey kızı yaşarmış. Kız o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki ünü kentten kente yayılmış.  Etraftaki beyler, beyzadeler kızı alabilmek için adeta yarışa girmişler. Ellerinden geleni, her fedakârlığı yaparlarmış. Ne var ki kız hiç birini beğenmez, hiç birine varmak istemezmiş…       Beyzadelerden biri kıza yanmış, tutuşmuş, illa almak isteyince kız da almış gergefini çıkmış Kıztaşının başına… Beyoğlu da almış okunu yayını vurmuş kendini dağa…    “- Bana yar olmayanı başkasına da yar etmem” diyerek Sayharman’dan bir ok atar isabet ettiremez. Düzağaç’tan bir ok atar yine isabet ettiremez.  En nihayet çıkar Kıran’a Gözleğitaşı’ndan bir ok daha atar,  bu defa ok hedefi bulur kızcağızı al kanlar içinde yere serer…         Zamanla kızın gergefi hayat bulur, yeşerip bir çam ağacı olur, oturur Kıztaşının zirvesine…       Hâlâ yemyeşil bir çam ağacı Kıztaşının tepesinde dikilip duruyor. (Yapıntı köyünden Fatma Melleç, 1904-1987). Geyik Sağan Peri      Çoğlağa kapızında mı, Kestel kapızında mı?... İkisini de söylerler. Peri kızları geyik keçilerini sağarlarmış. Keçilerden biri hırçınlaşmış, tutulmak istememiş. Ona öfkelenen peri kızı: “- Yahı yağlı kurşunlardan git!” diye beddua etmiş. ... Devamı

24 12 2007

Yusufcuk Kuşu

Mut'ta anlatılan Efsanelerden;       İlkbahar ve yaz günlerinin bazı gecelerinde dağlarımızda bir ses duyulur. “Hu! Lu lu lu lu!” gibi bir şey. Biraz garip, biraz hüzünlü, biraz korkulu… İşte o ses yusufçuk kuşunun sesi imiş. Öttüğü zaman ağladığı rivayet edilir. Ben yusufçuk kuşunu görmedim. Zaten herkes göremez, o geceleri gezintiye çıkıp geceleri öten bir kuş. Görenler bıldırcın büyüklüğünde, kurşunî renkli ensesinde başından omuzlarına doğru bir tutam kumral saçı olduğunu, cepheden görüldüğünde güzel bir genç kıza benzediğini söylediler.       Çok, çok eski zamanın birinde üvey ana elinde iki çocuk varmış. Yusuf’la ablası Barcın yaylasında yaşarlarmış. Her gün koyunlarını otlatarak günlerini geçirirlermiş. Günlerden bir gün oyuna dalmışlar. Vaktin nasıl geçtiğini bilmeden akşam oluvermiş. Koyunlar da varıp gitmişler bilinmeyene… Üvey analarından çok korkan çocuklar koyunları bulmadan eve dönememişler. Başlamışlar gece karanlığında koyunları aramaya… Bu arada birbirlerini de yitirmişler… Hem koyunları ham Yusuf’u arayan ablacık durup dinlenmeden dere tepe koşmuş, her yüksek yere çıkışında ünlermiş: “- Yusuf! Koyunları buldun mu?..” Dağdan taştan ses gelir Yusufçuktan gelmezmiş. Yusuf’tan bir ses, koyunlardan bir iz bulamayan ablacık sabah olana kadar hem koşturmuş hem ünlenmiş: “- Yusuf! Koyunları buldun mu?..” Sabahleyin yaylanın bir semtinde, çayırlı bir düzlükte Yusuf’u ve koyunları bir arada bulmuş, bulmuş ama hepsi de sessiz, soğuk, katı birer taş olmuşlar… Zavallı abla da kederinden kuş oluvermiş… Kuş olmuş ... Devamı

24 01 2007

Çoban Çocuğu

Bu hikâyeyi internetten okudum. Çok hoşuma gitti, arkadaşlarımla paylaşmak istedim. Umarım beğenirsiniz. Yukardaki resim ise sürekli göçebe olarak yaşayan yörüklerden birisine aittir. Mut'tan geçerken çekilmiştir. Bu resmide bir arkadaşımdan aldım. Kendisine teşekkür ediyorum.  Çoban Çocuğu : Bir zamanlar her soruya insanı şaşırtacak cevaplar veren akıllı bir çoban çocuğu varmış. Şöhreti etrafa öyle yayılmış ki, kral da merak edip çocuğu saraya davet etmiş: “Sana üç soru soracağım.” demiş. “Birinci sorum şu: Dünyadaki bütün denizlerde kaç damla su vardır?” “Haşmetli kralım... Yeryüzündeki bütün ırmakların akışını durdurun bir süre... Ben sayarken yanlış olmasın. Sonra ben size denizlerde kaç damla su olduğunu söyleyeceğim...” Bu akıllıca cevaba hayret eden kral ikinci soruyu sormuş: “Gökyüzünde kaç yıldız vardır?” Çoban çocuğu: “Bana büyük bir tabaka kâğıt verin.” demiş. Kâğıt getirilince, üzerine sayılamayacak kadar nokta koymuş. Sonra kâğıdı krala uzatarak: “Bu kâğıdın üzerinde ne kadar nokta varsa gökyüzünde de o kadar yıldız vardır. Sayın inanmazsanız.” demiş. Kral son soruyu sormuş: “Sonsuzluk nedir?” “Bizim köyde bir dağ vardır. Yüksekliği, genişliği, uzunluğu tam bir saat çeker. Oraya yüzyılda bir kuş gelir ve gagasını bir kayaya sürter. Bütün dağ yok oluncaya kadar, sonsuzluğun yalnız bir saniyesi geçmiş olur. Gerisini siz hesaplayın...” Çocuğun zekâsına hayran kalan kral: “Sen bütün sorduklarıma bir bilgin gibi cevap verdin. Şimdiden sonra benim sarayımda oturacak ve &... Devamı

03 11 2006

Erkek Taşı

Mut'ta anlatılan Efsanelerden; Bir çok Yörük hikayeleri vardır. Bu yazacağım hikayede onlardan bir tanesidir.        Dağlarda konup göçmekten usanan iki Yörük ailesi Mut ile Kuskan Kasabası arasında bir yere yerleşirler. “Artık bizimde bir yurdumuz olsun” demişler. İki ailenin hanımları da  hamileymiş. Demişler ki “çocukların biri kız, biri de erkek olursa evlendirelim.”              Günler gelir geçer ve çocuklar doğar. Gerçektende de çocuğun birisi kız, birisi de oğlan olur.  Çocuklar beraber büyürler, çobancılık yaparlar ve bir birlerine aşık olurlar. Günlerden bir gün kız, oğlana derki bu böyle olmaz “beni  istek artık” der.  Oğlan “tamam” der ve durumu babasına açar. Babası oğluna “biz zaten buraya yerleştiğimizde kendi aramızda söz vermiştik” der. Hazırlıklarını yaptıktan sonra kızı istemeye giderler. Fakat kızın babası kızını vermeye razı olmaz. Bu yüzden iki aile arasında küslük başlar.              Kız ile oğlan gizlice buluşurlar ve kaçmaya karar verirler. “Yarın gün şafak sökerken, herkes uykuda iken kaçalım” derler. Ertesi gün şafak sökerken kaçarlar. Göksu ırmağının yanına varırlar. Irmak coşkun ve derinmiş, oğlan kıza demiş ki “sen burada dur, ben suyu kontrol edeyim, geçit yeri bulup, gelip seni götüreyim” demiş. Kız “peki” demiş.              Oğlan ırmağın karşısına geçmiş, geçit yolunu bulmuş tam geri döneceğinde kızın babası ve kardeşleri yetişmişler. Oğlanı öte yanda g&oum... Devamı

14 09 2006

Acele Karar Vermeyin

    Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça i... Devamı